Kayıp geçmiş, kazanılması gereken gelecek…

8.9.2015


Güneydoğu’muz enteresandır. Bir çok medeniyet gelmiş geçmiş.

Mezopotamya tarafı tarım ve üretimin hep olduğu bir bölge. Silopi ve Habur’dan kuzeye ve doğuya ise yaşamı sürdürmenin de, geçinmenin de zor olduğu dağlık bir coğrafya…

Osmanlı döneminde İran tehdidine karşın bölge halkı adeta ayrıcalıklı kılınmış. Vergi alınmamış, hatta ailelere, aşiretlere maddi destekte bulunulmuş. Aşiretlerin bu süreçte geliştiği dahi söylenebilir.

Yüzyıllarca bölge halkı geçimini, güvenliğini kendi sağlamış. Sonra bir gün aniden devletin konsepti değişmiş. Yeni idare bölge halkına, “güvenliğinizi artık ben sağlayacağım bana güveneceksin, silahını bana teslim et” demiş…

Bölge zaten petrolün varlığının anlaşılmasıyla 19. YY’dan itibaren batı sömürgeciliğinin üşüştüğü ve karıştırdığı bir alan.

Vadedilmiş topraklar olarak tüm mezopotamyayı kendilerinin malı gören İsrail’de, bölgenin silah ve ekonomik yönden en güçlü aktörlerinden.

Suriye’yi Akdenizde ki üssü olarak gören Rusya ve İran’ın stratejik varlıkları da unutulmamalı…

Kendini Şia, Sünni ya da Alevi olarak tanımlayan Türkler, Kürtler, Türkmenler, Araplar dışında Ezidiler, Hristiyanlar vd. Küçük gruplar orta doğuyu kırılgan bir mozaik haline getiriyor. Tarih boyunca güçlü olan karşısında istemeye istemeye boyun eğip, inancını gizlemek zorunda kalmış olan bölgedeki halklar, bugün maalesef etnik özgürlük bağlamındaki kışkırtmalar karşısında kolayca belirsiz bir hedefe sürüklenebilmekteler.

Hatırlayacak olursak, Osmanlı milliyetcilik silahıyla vurulup parçalanmış ve bakiyesi Anadolu’ya sıkışmıştı.

…………….

Batıcı politikalar ve batıcı yasalarla idare edildiği sürece ve bölgenin zenginliklerine batı aleyhine dokunulmadıkça batı kulübü tarafından “sevimli zenci çocuk” muamelesi görüyorduk. Batının toplum mühendisleri Türkiye’yi, nizama sokmaya çalıştıkları İslam coğrafyasına örnek olarak sunuyor ve ona göre ayar veriyorlardı.

Ancak 90’lı yıllarda bir büyük hata yapıldı!

Türk derin devletinin baskıcılık dozunda ayar tutturulamadı. Kantarın topuzu kaçtı ve ülke kaldırabileceğinden daha fazla ölçüde soyulup soğana cevrildi, hırpalandı…

Doğu ve güney-doğumuz, doğudan batıya giden uluslararası uyuşturucu ve kaçakçılığın koridoru haline getirildi. Aşiretler ve derin devletin birçok unsurunun bu trafikten nemalanmadığını söylemek saflık olur.

Kabul edelim ki 90’ların ve öncesinin Türk derin devleti her akıma karşı baskıcı ve zalimdi…

Bu süreçte, 84’de ateşlenen terör kıvılcımına insani ve ekonomik tedbirler yerine baskıcı ve işkenceci tedbirlerle çözüm arandı. Özal’ın akılcı yaklaşımları bertaraf edilip tepeden tırnağa baskıcı devlet kutsandı.

90’larda işkencelerle, yerli yersiz köy ve ev aramalarıyla, faili mechullerle, baskı ve hukuksuzlukla Doğu ve Güneydoğu’da sistemden nefret eden bir halk oluşturuldu.

…………….

2000’li yıllar ise yeni bir sayfa oldu. Eğer Bush Irak’a girmeye azmetmeseydi eşi başörtülü Meclis Başkanı, Başbakan ve bakanlarımız olabilir miydi?

O dönemde halkın tercihine karşı olası bir ihtilali bu ülke, her alanda onca ağır kayıpların ardından taşıyamazdı. Üst akıldan da ihtilale onay çıkmayınca dönemin yerli şahin laikleri, askeri senaryolarla açıktan hükümete ayar verdiler. Bu ayar vermelerin bir süre sonra kendilerinin başına nasıl işler getireceğini hesap etmeye lüzum dahi hissetmediler.

Ardından ülkenin eşi başörtülü Cumhurbaşkanı da oldu. Anayasa değişikliği, referandumlar ve nihayet eşi başörtülü ikinci Cumhurbaşkanı da iş başına geçti. Üstelik halk oyuyla…

…………….

Oyun kurucuların istemi dışında oluşan bu tablo, hem batıyı hem de ülke içindeki batıcıları gerdi ve germeye devam etmekte…

Germekle de kalmayıp fiili önlemler almaya sevk ediyor.

Türkiye de oluşan bu tablodan hoşlanmayan herkes sanki tek bir yerden görev almışcasına, birbirlerine taban tabana zıt olmalarına rağmen aynı noktaya ateş ediyor.

Batı istihbarat örgütlerinin hemen tamamını, İttihat ve Terakkicileri, Türk Milliyetçilerini, Kürt Milliyetçilerini, Arap Milliyetçilerini, dünya ölçeğinde palazlanarak büyütülmüş bir islami cemaati, solcuları, ulusalcıları; hangi hikmetli sebep yanyana getirmiş olabilir ve bu düşmanlık kimin vizyonudur!..

…………………….

Terör halen ülkenin en büyük sıkıntısı. Buna rağmen 90’ların kaybedilmesinden ders almayanlar topyekün ülkenin boğazına yapışmış sıkıyorlar. Geleceğe ortak akıl ile sahip çıkacak bir büyük vizyon ortaya koymak mümkün olamıyor. Bıçak kemiğe dayandıktan sonra da varsa yoksa silah, sıkıyönetim vs… Oysa bunlar hakim bir devletin elinde zaten varolan, gerektiğinde başvurabileceği ve başvurmaktan da çekinmeyeceği enstrumanlar değil mi.

Bunlara gelene kadar yapılması mümkün şeyler yok muydu?

Vardıysa bu iyiliklerin yapılmasına kelimelere takılıp neden ayak direndi ve hala da direnilmekte?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir