Ters Köşeden 27 Mayıs Darbesi…

27 Mayıs; CHP kulvarından bakıldığında halkın iktidarı ele geçirmesidir. DP – AP – ANAP – AK Parti kulvarından bakıldığında ise kanlı bir darbedir. O günlerin canlı tanıklarının halen yaşıyor olmasına ve yaşananların üzerinden hepi topu 62 yıl geçmiş olmasına rağmen algıların ve iletişimin gerçekleri bu denli çarpıtabilmesine, yıllarca iletişimcilik yapmış bir ekonomi fakültesi mezunu olarak ben bile hayret ediyorum. Hafızanın bu kadar sığ hale gelmesi hiç iyi bir şey değil.

27 Mayıs’ta ÜÇ Demokrasi şehidi verdik!..

Bu cümle kocaman bir yanlıştır.

Hayır…

27 Mayıs’ta DÖRT Demokrasi şehidi verildi!..

Şaşırdınız mı… Şu özet bilgiye göz atın. Devamını linkten okursunuz…

“İçişleri Bakanlığı görevini 27 Mayıs 1960 darbesine kadar sürdüren Dr. Namık Gedik, darbeciler tarafından gözaltına alınmış; 29 Mayıs 1960’ta, darbe ortamının hukuksuzluğu ile maskelenmiş bir kurgu neticesinde gözaltındayken hayatını kaybetmiştir.

27 Mayıs darbesinde gözaltında hayatını kaybeden ve kayıtlarda ölüm nedeni ‘’kalp krizi’’ olarak geçen diğer DP’lilerin ölümünde olduğu gibi ‘’hassas bir kişiliğe sahip olması hasebiyle, uğradığı ağır hakaret ve baskının kendisini intihara sürüklediği’’ iddiası da hiçbir zaman kamu vicdanında karşılık bulmamıştır. Otopsi yapılmasına hatta ailenin cesedi görmesine dahi izin verilmemesi, atladığı iddia edilen camdaki kırığın vücudunun geçemeyeceği kadar küçük olması gibi pek çok karanlık nokta barındıran ve sağlıklı delillerle ispatlanamayan bu iddiaya karşılık gözaltında uğradığı işkence ve kötü muamele, birçok kişinin tanıklığı ile sabittir.”[1]

Demek neymiş!..

İçişleri Bakanlığı görevini 27 Mayıs 1960 darbesine kadar sürdüren Dr. Namık Gedik, darbeciler tarafından gözaltına alınmış; 29 Mayıs 1960’ta, yani darbeden iki gün sonra, darbe ortamının hukuksuzluğu ile maskelenmiş bir kurgu neticesinde gözaltındayken hayatını kaybetmiştir.

Olaya intihar süsü verilmişse de buz gibi cinayet olduğu açıktır. Cenazede otopsiye izin verilmemiş, atladığı ileri sürülen penceredeki cam kırığının içinden bir insanın geçmesi olanağı olmayacağı tespit edilmiş, ağır hakaret ve işkenceye tutulduğu tanıklarla sabitlenmiş bir faili mechul…

İdam edilmediği için bu cevval ve çalışkan içişleri bakanımızın kat’linin göz ardı edilmesini ve hatırlanmamasını vefasızlık saymamak mümkün müdür!..

*****

27 Mayıs’a CHP gözlüğü ile bakanlar, oldum olası ‘Menderes seçim kararı alsaydı darbe olmazdı’ derler…

“İşin diğer bir önemli noktası ise ABD CIA Başkanı’nın, 28 Nisan 1960 günü yaptığı bir konuşmada söylediği gibi, “Türkiye’de seçimler yapılacak olursa, CHP bu seçimleri kazanabilecektir” diye bir değerlendirme yapmış olmasıdır. Yani seçimler erkene alınabilseydi, iktidar seçim yoluyla değişebilecekti.”[2]

Oysa darbe olmasaydı, 27 Mayıs günü gazeteler, Eskişehir mitinginde açıklanan “Seçim” manşeti ile çıkacaktı…

İşin özü darbeciler için seçim vs bahaneydi. İktidara el koymaya karar verilmiş bir kere…

*****

27 Mayıs darbesinin gerçek sebebi ne olabilir peki…

Özellikle ABD’nin jandarmalığında desteklenen İngiltere ve Avrupa’nın, 27 Mayıs darbe hadisesindeki argümanı ne olabilir sizce?..

Rusya ile ilişkilerin iyileştirilmesi olmasın sakın!..

Malum Rusya ile ilişkilerimizde Stalin dönemi pek parlak değildir. Hatta yeni kurulan Türkiye’yi NATO’nun kucağına iten sebep olarak, Stalin’in Akdeniz’e inme stratejisi çerçevesinde doğu illerimiz ile Boğazlardan toprak talebi gösterilir. Mart 1953’te Stalin öldükten sonra durum değişir. SSCB’nin yeni lideri Kruşçev, Türkiye’ye verilen ültimatomlar ve toprak talepleriyle Stalin’in, güney komşusunu yani Türkiye’yi, batının kucağına ittiği kanaatindedir…

Bu yeni durum her ne kadar rahatlatıcı görünse de Suriye üzerinden dengeler değişir ve 1956’da Sovyetler Birliği’yle Suriye arasında başlayan yakınlaşma ile Türkiye’nin güneyinin komünizm hakimiyetine girmesi tehlikesi baş gösterir.[3] Hatta bu süreçte Türkiye ile Suriye askerleri arasında küçük çatışmalar yaşanır. Bu tehlike daha baş göstermeden önce Sovyet nüfuzunun bölgede yayılmasını önlemek için Türkiye, İngiltere, Irak, İran ve Pakistan arasında 1955’te Bağdat Paktı (Cento) kurulmuştur.

1960’a gelindiğinde ise DP Hükümetinde Sovyetler ile yakınlaşma görülür. 9 Ocak1960 tarihinde, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Meclis’te bütçe görüşülürken yaptığı konuşmada Sovyetler Birliğinin yumuşama politikalarına, Türkiye’nin olumlu bakışını dile getiren cümleler sarf eder.[4]

Diplomatik çevrelerde asıl bomba, 11 Nisan 1960 tarihinde Moskova ve Ankara hükümetleri tarafından yapılan açıklama ile patlar. Açıklamada; Başbakan Adnan Menderes’in 12 Temmuz 1960 tarihinde Moskova’ya resmi bir ziyaret yapacağı, bir süre sonra da SSCB Devlet Başkanı Nikita Kruşçev’in Ankara’ya iade-i ziyarette bulunacağı kamuoyuna duyurulur.

İşte ne olduysa bundan sonra olur. İngiliz yanlısı İnönü salvolara başlar. ABD büyükelçisi Menderesi ziyaret eder. Gergin ortam alttan alta iyice ısıtılır. Antikomünist legal[5] illegal tüm unsurlar hareketlenir. Asker içindeki Amerikan ekolü unsurların fitili ateşlenir…

Yumuşama sürecinde Kuruşcev’in Türkiye’ye sanayileşmenizi birlikte sağlayalım teklifi ile geldiği söylenir. Zira batı sömürgecidir. Avrupa Türkiye’nin sanayileşme hamlesine karşıdır. Rusya’nın teklifinde ise 2. Dünya savaşı sonrasında ABD’nin vilayeti konumuna getirilmiş[6] o zamanki Batı Almanya’ya işçi gönderilmesine gerek yoktur. Türkiye’ye Rus teknolojisi aktarmak ve yapılan üretime ortaklık teklif edilir…

1960’a gelindiğinde yaşanan bu gelişmeler, Avrupa sanayisi ve ABD’nin hezeyana varan antikomünist politikaları tarafından kabul edilebilir şeyler değildir.

İhtilalden hemen sonra Devrim otomobilinin akamete uğratılmasının arkasında da bu hezeyanlara çanak tutan yerli işbirlikçilerin olduğu alenidir…

Devlet zırhı ardına saklanan batı işbirlikçileri için artık gün doğmuştur. Rusya ile yumuşama emarelerinin görülmesinden bir buçuk ay sonra İnönü’nün CHP’sinin içerden açık siyasi desteği ile darbe gerçekleşir…

*****

Milletten kopuk siyasetiyle kaybetmeye başlayan CHP, özellikle 46’dan sonra iç siyasette hep gerginlik üretmiştir. İlk 30 Ocak 1932 tarihinde, Hafız Rıfat’ta Fatih Camii’nde okutulan Türkçe Ezan millet nezdinde hiçbir zaman hazmedilememiştir. Ezan hassasiyeti olmayan ve sağlıklı düşünen kitlenin dahi içselleştiremediği milletin sırtına saplanmış bu hançer 16 Haziran 1950’de, Başbakan Adnan Menderes’in yoğun çabası ile çekilip alınmıştır.

Bu hamle sonrasında Cumhuriyeti kazanım olarak değil de devrim olarak düşünen kripto devrimciler için bitmeyecek bir düşmanlığın temeli atılmış oldu…

Kemalist Devrimin herkesi ilgilendiren ve her gün beş vakit göz önündeki simgesel unsura yapılan bu hamle elbet karşılıksız bırakılamazdı…

*****

CHP 1950 seçimlerini kaybettikten sonra bugüne kadar iktidar olamasa da her daim muktedir konumda kalabildi. Bu imkânı da onlara, hiç sevmedikleri, asılmasına alkış tuttukları Adnan Menderes sağlamıştı. Ama onlar Menderes’e zerrece minnet duygusu bile beslemediler…

Oysa bu ülkede varlığı ile Atatürkçülere büyük bir konfor alanı sağlayan, 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun mimarı bizzat Adnan Menderes’tir. Hazırlık hikayesi uzunca anlatılabilir. Ancak Menderesin bu kanunu; o dönem İzmir bağımsız vekili Halide Edip Adıvar’ın ‘siz Atatürk’ü Allahlaştıracaksınız’ diyerek yaptığı sert uyarılarına rağmen çıkarmıştır.

Halide Edip Adıvar’ın meclis kürsüsünden söylediği; “Tasarıyı getirenlerin esas fikriyle hepimiz hemfikiriz fakat bunun için yeniden bir kanun yapmak, Atatürk’ü tarihten önceki Asuriler, Babillilerin yaptığı gibi Allahlaştırılmış putlaştırılmış insanlar arasına koymaktır. Ceza kanunundaki hükmü bir tarafa bırakarak sadece heykel kırmak veya cumhuriyetin banisi Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı bir Şark zihniyetinin yeni bir mahsulü diye telakki ederim. Yani daha evvel de dediğim gibi, put haline gelen ve bugün yerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta bir put gibi tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor bana” sözleri ibretliktir. Çok sayıda DP ve CHP vekili benzer şekilde görüşlerini ifade etmiştir.

Adnan Menderes’in Atatürk’ü koruma kanunu hamlesinin gerekçesi bazı kaynaklara göre, bir gecede 17 tane büst kırma olayıdır. Fakat asıl sebebin Atatürk vefat ettikten sonra İnönü’nün Milli şefliği ve paraların üstünden Atatürk resimlerini kaldırıp kendi resimlerini bastırması olduğu da iddia edildi.

Dönemin Reis-i Cumhur’u Celal Bayar; epeyce yazılıp çizilen CHP ile Kemal Pilavoğlu’nun kurduğu Ticaniler arasındaki ilişki üzerinden 5816 sayılı kanunu şu şekilde hikâye ediyor.

“İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu’ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk’e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu (…) Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu (…) Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur.” (Yeni Asır, 10 Kasım 2003)

Celal Bayar’ın da belirttiği üzere; sonrasında CHP’lilerin hep tutundukları Atatürkçülük dalını, -üstelik CHP vekilleri ve Halide Edip gibi güçlü hatiplere rağmen- onlara sunan, bugün beğenmedikleri Adnan Menderes ve bir grup Demokrat partilidir

Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun için 4 Mayıs 1951’de başlayan görüşmeler 25 Temmuz 1951’e kadar aralıksız devam etti. 25 Temmuz 1951’de 50 ret, 6 çekimser oya karşılık 232 oyla kabul edildi. 179 milletvekili oylamaya katılmadı…

“Böylece CHP’nin bağrından doğmasına karşın 1950 seçimlerinde ‘Ebedi Şef’ Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’yi hezimete uğratarak Kemalist kadroların tepkisini çeken DP, hem kendisinin özgünlüğünü ortaya koymak, hem de rejimin kurucu partisi olduğu için bir çeşit dokunulmazlığı olan CHP’yi ve onun lideri İnönü’yü hırpalayabilmesine yetecek politik manevra alanı yaratmak için Mustafa Kemal’i ‘Atatürk olarak’ tabulaştırmayı akıl ederek, sistemle ilişkisini düzeltme şansını yakalamıştı.”[7]

Kısa alıntının yapıldığı makaleden konu hakkında daha geniş bilgi edinilebilir.

Görünür süreçde Adnan Menderes’in tamamen kendi karizması ile tüm itirazlara rağmen savunup çıkmasına vesile olduğu 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu ile bu toplumun bağrına nasıl bir hançer saplanıldığını anlayıp acaba sonrasında hiç pişman olmuş mudur?..

Keşke Menderesin böylesi garabetten pişmanlık duyduğunu bildiren bir kaynak olsa…

Belki de vardır. Hatta kanaatimce illaki olmalıdır!..

Zira bu operasyon aslında Adnan Menderes’in başının altından da çıkmış olamaz. Olsa olsa komitacı Celal Bayar’ın işi olmalıdır.

*****

27 Mayıs bu ülkede uzlaşması olanaksız batıcı ve milli iki kulvar için de bir turnusol kağıdıdır. Bilgi yerine güdülenmiş algıların rüzgarında hareket edenler, bu ülkenin enerjisini hep toprağa verdirdiler. Ne zaman kalkınma ile ilgili bir hamle gerçekleşse İngiliz ve ABD algı baronları hemen içerdeki işbirlikçilerini devreye sokarak kendi ayarlarını yaptılar.

Bu süreç bitti mi?

Hayır…

Üstelik eskisindende kullanışlı ve donanımlı piyonlarla bugün daha da şiddetli ve vahşice devam ediyor…

5816 sayılı kanun ise her istendiğinde kullanılabilecek ilkel bir savunma aracı olarak ülkenin tepesinde sallanıyor…

Hasan Mustafa Arslan / 27.05.2022


[1] https://www.icisleri.gov.tr/yuz-yillik-eserler-icisleri-bakanligi-namik-gedik-kutuphanesinde

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/menderes-erken-secim-tarihini-aciklasaydi-27-mayis-onlenebilirdi-1803450

[3] https://www.sabah.com.tr/yazarlar/erhan-afyoncu/2018/01/21/dostumuzla-rakip-rakibimizle-dost-olduk

[4] http://www.adfed.org.tr/kose-yazilari/menderes-ve-sovyetler-birligi

[5] Türkiye’deki ilk anti- komünist dernek başvurusu 1948’de Zonguldak’ta yapıldı. Resmî anlamda ise ilk şubesi 7 Aralık 1956’da İstanbul’da kuruldu. 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte kapatılan bu dernek, 1963 yılında Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği adı altında yeniden kuruldu. 1965 yılında ise inanılmaz bir büyüme yaşadı. 1965’te sayısı 27 olan şubeler artarak kısa sürede 110’a ulaştı. 1965 yılından itibaren İzmir, Antalya, Adana, Erzurum, Kars ve Trabzon’da bu amaçla mitingler düzenledi.

[6] http://hasanmustafaarslan.com/almanlara-kizmali-mi/ (…ki bugün de durum, milim farklı değildir…)

[7] Ayşe Hür Makale, 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu / 8.11.2015 – http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/5186-sayili-ataturku-koruma-kanunu-1468104/

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir